19 Ağustos 2013 Pazartesi

YUNANİSTAN-KALAMAR-AHTAPOT-PİSBOĞAZ-TATİL-YAZ


Merhaba, bu yazımda Beyaz Türklerin son zamanlardaki yaz tatili eğilimlerini ele almaya çalışacağım. Merak etmeyin. Şezlong kapmaca, açık büfeye ayı gibi dalmaca, denize işemece, plajda cep telefonuyla höykürerek konuşmaca gibi örf ve adetlerimiz değil konumuz. Daha ziyade Yunanistan’a olan Türk turist akınını inceleyeceğiz ve bir de bakacağız ki konu yeme içme olmuş, bilhassa da ahtapotlar; kalamarlar... Bu yaz tanıdığım her iki kişiden biri kapağı komşuya attı tatil için. Peki nedir bu akının sebebi?

En başta “Yunanistan krizde, fiyatlar çok ucuz” algısı çok yaygın. (2012 yılında büyüme performansı açısından CIA Factbook’a göre 229 ülke/bölge arasında 218. sırada) Gerçi Euro kurunun artık 2,2-2,3 değil; 2,5-2,6 bandında seyrettiğinin millet ne kadar farkında, o da ayrı. Ama böyle bile olsa, 5 yıldızlı tatil köylerinde, mavi turlarda, sosyetik beachlerde, şişirilmiş restoranlarda ezelden beri kazık yemekten bir hal olunca insan; sonunda uyanıyor tabii.

Gidilen yerler belli: Sakız, Midilli, Rodos, Taşoz, Kos (İstanköy) başta olmak üzere “yakın” adalar. Memleketteki benzer kültürü soluduğunuz Gökçeada, Bozcaada, Cunda gibi mekanlar artık sarmıyor. Böyle olunca da, Ege’nin en kuzeyinden en güneyine ülkemize yakın olanlar başta olmak üzere Yunan adaları tercih ediliyor. Bir de kombinasyon olayı var. Bodrum-Rodos/Kos, Çeşme-Sakız, Ayvalık-Midilli, diğerleri kadar olmasa da Kuşadası-Sisam… Bir de kuzey Yunanistan’a kaçıp; gitmişken “hacı” olanlar var. Selanik’te Atatürk’ün evi; her ne kadar Makedonya topraklarında da olsa Selanik’ten sadece yarım saat uzaklıkta olan Manastır (Bitola) kentinde gene Atatürk’ün mezun olduğu askeri okul vs. Mykonos, Santorini gibi daha uzak adalara gidenler de var ama oraların biraz modası geçti. Ama Türkler ve Yunanlılar dışında insanların da gezegende yaşadığını hatırlamak ve daha sağlam bir gece hayatı için bu adalar tercih sebebi.

Önce Kuzey Yunanistan (Batı Trakya – Selanik – Kavala – Taşoz vs.) bölgesine gidenlere bir bakalım. Ne mi lazım? Araba (şirket aracı olmayacak, yoksa özel izin belgesi lazım), Schengen Vizesi, Uluslararası Ehliyet (birkaç saatte çıkıyormuş, 1 senelik süresi var, biraz kazık), bir miktar Euro, iyi araba kullanan ve yemeden – içmeden anlayan muhabbetör kankalar… Bu bölgeye gidenlerin bir kısmı oralarda takılırken; ada ve feribot takıntısı olanlar da Taşoz’a atıyorlar kendilerini. Ama Taşoz (Thassos) adasına pek de uğurlu geldiğimiz söylenemez. Ben bu yazıyı yazarken çok kötü bir orman yangını ile boğuşuyordu ada.

Kıyıya yakın adalara gidenler ise mesela 9 gün tatil varsa bir kısmını bizim Ege kıyılarında, bir kısmını da gidilen yerin tam karşısındaki komşu adasında geçiriyorlar. Ama günübirlikçileri de unutmamak lazım. Sabah feribotla git, akşam da paşa paşa dön memleketine. (Daha çok Midilli, Sakız ve Sisam için mantıklı).

Deniz konusunda yorumlar Türkiye’nin Ege sahillerinden çok da farklı olmadığı yönünde. Ama yeme-içme konusunda çeşit Cunda, Nevizade ya da Boğazdaki bir balık lokantasının yarısı bile olmasa da, gene de bir hayranlık söz konusu. Abi, kim gitse bu Yunanistan’a aynı muhabbet. Yok ahtapot şöyle lezzetli,  yok kalamar böyle ucuz, yok sübye (mürekkep balığı) bilmem ne kadar taze. Milletçe kafadan bacaklılar familyasına bayılıyoruz ya; herkes bayramda aileleri ile değil; onlarla bayramlaşmış adeta. Kolesteroller tavan haliyle. (100 gr Kalamar: 260 mg, 100 gr Ahtapot: 96 mg, bu durumda ahtapot tercihimiz oluyor…) Ama insanlar da haksız sayılmaz. Yıllarca don lastiği gibi, sabun tadında ve yanındaki taratorla adam edilmeye çalışan lezzetsiz kalamar tavaları; son derece abartılı fiyatlarla yiyen kitle bir anda dalıveriyor makul olanı görünce. Ahtapota gelince… Onun da son birkaç yıla kadar yalnızca salata versiyonunu görüyorduk. Turşu, dereotu, yeşil zeytin, bir tomar yağ, domates, kırmızı biber arasında; altın arar gibi aradığımız ahtapot bacağı parçaları… Marine olmuş diyeceğim ama herhalde içi geçmiş, ya da feleğini şaşırmış demek daha doğru olur. Neyse ki son dönemlerde ızgara ahtapot bacağı yaygınlaştı. E tabii hayvanda sekiz tane bacak var. Hal böyle olunca, her bir ahtapottan 8 ayrı porsiyon çıkıyor. Karlı iş anlayacağınız. 8 bacak deyince, geçenlerde bir gazetenin internet sayfasında okumuştum. Yunanistan’da bir vatandaş gidip çok nadir bulunan bir tür olan, 6 bacaklı bir ahtapot yakalamış. Nadir tür olunca korumak lazım haliyle. O da cumburlop mideye indirmiş; sonra da “hay Allah, bilseydik yemezdik ama tadı da gayet güzeldi” diye açıklamada bulunmuş. Yani iki millet birbirine benziyor diyorlar ya… İşte, bu vaka tam bir benzerlik örneği. Bizimkiler üstüne bir de şöyle bir şey yaparlardı: O altı bacağı bölüp sekiz bacak gibi müşteriye kakalamak mesela. Yapar mıyız? Yaparız vesselam!

Bu arada yurtiçinde olsun, yurtdışında olsun; herkes kendi yediği ahtapotun ne kadar güzel olduğunu anlatıyor. Güneşte mandalla ipe asılıp kurutulmuş ahtapot, sakızlı ahtapot, soya soslusu, sarımsaklısı, sirkelisi, İspanyol usülü tapalar (pulpo) bilhassa biberlisi, hatta çamaşır makinesinde yumuşatılanı… Abi, bu hayvan öyle lezzetli ki; aslında lezzetsiz şekilde sunmak ayrı bir maharet istiyor.

Ama eğer gidemiyorsanız komşuya ve benim gibi de gurme değil de gurmansanız; Türkiye’de neler yenebilir; biraz ona gireyim: Benim son zamanlardaki favorilerim belli… Eğer konu kafadan bacaklılarsa, “Sıcak Kalamar Dolması (kaşarlı değil, iç pilavlı olanı ve hafif acılı)” ama bulamıyorsanız ızgara baby kalamar veya ızgara kalamar (sarımsaklı). Eğer ot diyorsanız, “Deniz Fasulyesi (bol sarımsaklı)” o yoksa “Cibes Otu” (Deniz Börülcesi ve Kaya Koruğu artık demode), illa ki kabuklu diyorsanız “Vongole (Kum Midyesi)” favorim ve nar-sarımsak soslu istiridye (bakınız zehirlenme riski) veya Deniz Tarağı da plase. Ama kabuk deyince aklım başka kabuklulara gidiyor mesela Deniz Böceğine… İstakozdan daha az leziz ama fiyatı çok daha uygun. Tabii sosu da güzel olmalı. Sosunda sarımsak olsun diyeceğim, isyan edeceksiniz adama bak amma sarımsak sosu dayıyor her bir şeye diye. Balık denince de levreğin; çupranın yüzüne dahi bakmam. Top-5 belli. Sırasıyla: 1) Mercan 2) Minekop 3) Sinarit 4) Eşkina 5) Sivriburun Karagöz. Hepsi de en irisinden olmalı (aslında adet başına 800 – 1000 gr. arası) ve de ızgara olarak pişirilmeli.

Yazıya devam edemeyeceğim. Fena halde acıktım. Kusura bakmayın…

16 Ağustos 2013 Cuma

TÜRKLERİN TARİHİ – GEMİLER ÜZERİNDEN


TÜRKLERİN TARİHİ – GEMİLER ÜZERİNDEN

Eğer Türkleri ve tarihimizi analiz etmek isterseniz, bizim gemilerle olan ilişkimize bakmanız kafidir. Malum, atalarımız Orta Asya’dan kalkıp geldiler. Deniz meniz hak getire… Öyle ki, bizim denizle tanışıklığımız 1.000 seneden daha kısa bir süre öncesine dayanır, bunun kayda değer kısmı da son 500 senedir. Denizle tanışınca da, haliyle gemiyle de tanışıyor insan. Ama bir tanışmışız, pir tanışmışız. Sonrasında neler olmuş neler:

1453: Fatih Sultan Mehmet donanmasının bir bölümünü karadan kızaklarla Haliç’e indirir ve bu şık hareket İstanbul’un fethinde önemli bir rol oynar. Şimdi aynı bölgede, bir başka savaş; rant savaşları devam etmektedir.

1462: Midilli’nin (Lésvos) fethi. Eşcinsel kadın şair Sappho'ya atfen, Lésvoslu anlamına gelen lezbiyen sözcüğü 1800'lü yıllardan itibaren kadın eşcinsel anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Barbaros Hayrettin Paşa, Midilli doğumludur.

1522: Rodos + 12 Ada + Bodrum’un fethi. Şaka yapmıyorum. Bodrum kalesi de bu savaş ile ele geçirildi. Adaların hepsi gitti, Bodrum malum bize kaldı. Zeki Müren’in ruhu şad olsun…

1538: Preveze Deniz Zaferi. Barbaros Hayrettin Paşa komutasındaki 122 gemiden oluşan donanma, haçlı donanmasını imha eder. Çok gurur duyduğumuz bir savaş olduğu için tarih kitaplarında ballandıra ballandıra anlatılır.

1554: Meşhur denizcimiz Mısır Kaptanı Pîrî Reis’in, burada detayına girmeyeceğim sebepler yüzünden (ama sorumluluğundaki ganimet yüklü bir gemimiz batmıştır) Sultan Süleyman’ın fermanı ile boynu vurularak idam edilmesi. Kendisi idam olurken yaşı 80’in üzerindeydi.

1565: Malta Kuşatması. Bakınız onlarca gemi ve bunca uğraşa rağmen fiyasko – Savaşın nedenlerinden biri: Kanuni'nin kızı Mihrimah Sultan'ın  107 yaşındaki sütannesinin de aralarında bulunduğu hacca gitmekte olan Osmanlı bandıralı bir kalyonun şövalyeler tarafından kaçırılıp Malta adasına götürülmesi.

1571: Kıbrıs’ın Fethi. Bu kuşatmaya da çok fazla gemimiz katılmıştır. Başta Serdar Ortaç, Mehmet Erbil olmak üzere birçok ünlü sima için herhalde kazanılan en önemli deniz zaferi budur.

1571: İnebahtı Deniz Savaşı. Bu sefer 250 gemilik Osmanlı donanması hezimete uğrar. Biz tarih kitaplarımızda buna pek yer vermeyiz ama batılılar da bunu ballandıra ballandıra anlatır. Don Kişot romanı ile dünyanın en büyük eserlerinden birine imza atan İspanyol yazar Cervantes, bu savaş sırasında elini kaybeder.

1645-1699: Girit’in Fethi. Gördüğünüz gibi 14 sene sürmüştür, çünkü ada peyderpey ele geçirilmiştir. Yani Girit kuşatması başlangıcında doğan bir çocuk, adanın fethi tamamlandığında liseye başlamıştır.

1700-1913: Bu dönemde denizlerdeki performansımıza fazla girmeyeyim, biraz acıklı film tadında. Ama bu filmden bir kare var ki; paylaşmadan olmaz. 1890: Donanmanın göz bebeği Ertuğrul Fırkateyni, Japonya’ya yaptığı iade-i ziyaret dönüşünde yakalandığı tayfunda kayalara çarpıp batar. Şehitler arasında merhum şair Can Yücel'in büyükdedesi Kaptan Âli Bey de vardı.

1914: İki Alman savaş gemisi 1. Dünya Savaşı sırasında düşmanlarından kaçarken Osmanlı İmparatorluğu’na sığınırlar. Biz de yufka yürekli bir millet olarak hemen Almanları bağrımıza basarız. Hatta gemileri alelacele satın alıp, onlara Türk isimleri (Yavuz ve Midilli) bile veririz. (Bu arada gemiye ismini veren Midilli adasını Yunanistan 1913'te ele geçirir.) Böylece nurtopu gibi 2 gemimiz olur. Haaa… “nurtopu” deyince aklıma top geldi… Akabinde de Rusya’nın Sivastapol ve Odessa limanlarını topa tutarız. İşte o iki gemi bizi 1. Dünya Savaşı’na sokar.

1915-16: Çanakkale Savaşı zaferle sonuçlanır. İngiliz ve Fransız donanmaları ile adeta amiral battı oyunu oynarız. Savaş bir destana dönüşür ve meşhur “Çanakkale geçilmez” sloganı dillere yerleşir. Ülkenin tüm eğitimli genç erkekleri de dahil olmak üzere bu savaşta 250.000 kişi şehit olur. Ya da aslında bir savaş kazanılır, ama bir jenerasyon kaybedilir. Düşmanın o zamanın şartlarına göre inanılmaz güçlü ve sayıca oldukça fazla gemilerine en büyük hasarı sadece mütevazı bir mayın gemisi (Nusret) verir. İşte o tek bir gemi, İstanbul’un kapılarını düşmana kapar.

1918: Savaşın diğer cephelerinde işler pek yolunda gitmez, Osmanlı İmparatorluğu mağlup olur. 2 sene önce geçemedikleri ve uğrunda her iki taraftan toplamda yarım milyon insanın can verdiği Çanakkale Boğazı’ndan düşman gemileri bu sefer ellerini kollarını sallaya sallaya geçip İstanbul’u işgal ederler. Hele hele toplarını Dolmabahçe Sarayı’na çevirdikleri günleri gösteren bazı resimler vardır ki, tam ibretlik. Karizmatik söylemler konusunda rakipsiz olan Atatürk bakar ki millet bu duruma kahroluyor, bu sefer o meşhur cümleyi sarf eder: “Geldikleri gibi giderler…”

1918: Mondros Ateşkes Mütarekesi: I.Dünya Savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan ateşkes belgesi. Limni adasının Mondros Limanı'nda demirli İngiliz Agamemnon zırhlısında yani bir gemide imzalanmıştır.

1919: Tabii geldikleri gibi gitmeleri için birilerinin düşmanı yollaması şarttır. Atatürk bunun üzerine harekete geçer ve Bandırma Feribotuna atlayıp, bol adrenalinli bir yolculuk sonrası Samsun’da karaya çıkar ve milli mücadeleyi de böylece başlatmış olur.

1922: İzmir’in kurtuluşu sonucunda, düşman (bu kelimeyi sevmiyorum, rakip desem de komik kaçıyor) İngiliz gemilerine binerek kenti terk eder.

1922: Son Osmanlı Padişahı VI. Mehmed Vahdettin büyük büyük dedelerinin kızaklarla indirdikleri gemilerle aldıkları İstanbul'u gene bir gemiyle terk eder. Hem de onu götüren HMS Malaya isimli gemi; ülkesini işgal etmiş ve yıldır savaşta olduğu İngiltere’nin bir gemisidir ve gene atalarının kuşatıp da alamadığı Malta adasına götürür onu.

1923: Milli mücadele zaferle sonuçlanır; İstanbul artış işgal atında değildir ve düşman donanması şehri terk eder. Düşmanlar gerçekten de Atatürk’ün dediği gibi “Geldikleri gibi” gitmişlerdir. Artık sarayın önünde demirli ve topları üzerine çevrilmiş gemiler yoktur ve tabii sarayda bir padişah da.

1974: Yaklaşık 400 sene sonra gene Kıbrıs. Kıbrıs Barış Harekatı sırasında, yanlış istihbarat ve koordinasyon eksikliği sonucu savaş uçaklarımız, kendi savaş gemimizi (TCG Kocatepe) bombalayıp batırır. Bu arada Makarios, bu sefer gemi ile değil ama  bir İngiliz helikopteriyle bilin bakalım nereye, evet doğru Malta adasına götürüldü.
1996: Kardak Krizi. Türkiye’nin yüzölçümü 783.562 km²; Yunanistan’ınki 131,957 km². Yani Yunanistan’ın 6 katı. Öte yandan Yunanistan’ın Ege Denizi’nde 6.000 adasına karşılık Türkiye’nin ise sadece 400 adası var. Ne Türkiye’nin toprağa ihtiyacı var; ne de Yunanistan’ın adaya… Gelin görün ki NATO üyesi 2 komşu 40.000 m2lik alanı olan iki tane adacık için savaşa giriyorlardı.

2010: 1938 yılında satın alınan ve Atatürk’ün yaşamının son dönemlerinin bir kısmını da geçirdiği Savarona yatı bir özel şirket tarafından işletilmektedir. Ve derken fuhuş skandalı patlar. Meğerse 18 yaşından küçük “yabancı uyruklu” kadınlar bu manevi değeri büyük yatta, varlıklı erkeklere servis ediliyormuş…

Tabii daha bir dolu gemi maceramız var. Sonuçta Nuh’un Gemisi bile bu topraklarda vukuu bulmuş. Konunun hassasiyeti nedeniyle bir kısmını bilinçli olarak yukarıdaki listeye dahil etmedim. Gene de ilginç olaylarla bezediğim bu seçki umarım hoşunuza gitmiştir.