19 Ağustos 2013 Pazartesi

YUNANİSTAN-KALAMAR-AHTAPOT-PİSBOĞAZ-TATİL-YAZ


Merhaba, bu yazımda Beyaz Türklerin son zamanlardaki yaz tatili eğilimlerini ele almaya çalışacağım. Merak etmeyin. Şezlong kapmaca, açık büfeye ayı gibi dalmaca, denize işemece, plajda cep telefonuyla höykürerek konuşmaca gibi örf ve adetlerimiz değil konumuz. Daha ziyade Yunanistan’a olan Türk turist akınını inceleyeceğiz ve bir de bakacağız ki konu yeme içme olmuş, bilhassa da ahtapotlar; kalamarlar... Bu yaz tanıdığım her iki kişiden biri kapağı komşuya attı tatil için. Peki nedir bu akının sebebi?

En başta “Yunanistan krizde, fiyatlar çok ucuz” algısı çok yaygın. (2012 yılında büyüme performansı açısından CIA Factbook’a göre 229 ülke/bölge arasında 218. sırada) Gerçi Euro kurunun artık 2,2-2,3 değil; 2,5-2,6 bandında seyrettiğinin millet ne kadar farkında, o da ayrı. Ama böyle bile olsa, 5 yıldızlı tatil köylerinde, mavi turlarda, sosyetik beachlerde, şişirilmiş restoranlarda ezelden beri kazık yemekten bir hal olunca insan; sonunda uyanıyor tabii.

Gidilen yerler belli: Sakız, Midilli, Rodos, Taşoz, Kos (İstanköy) başta olmak üzere “yakın” adalar. Memleketteki benzer kültürü soluduğunuz Gökçeada, Bozcaada, Cunda gibi mekanlar artık sarmıyor. Böyle olunca da, Ege’nin en kuzeyinden en güneyine ülkemize yakın olanlar başta olmak üzere Yunan adaları tercih ediliyor. Bir de kombinasyon olayı var. Bodrum-Rodos/Kos, Çeşme-Sakız, Ayvalık-Midilli, diğerleri kadar olmasa da Kuşadası-Sisam… Bir de kuzey Yunanistan’a kaçıp; gitmişken “hacı” olanlar var. Selanik’te Atatürk’ün evi; her ne kadar Makedonya topraklarında da olsa Selanik’ten sadece yarım saat uzaklıkta olan Manastır (Bitola) kentinde gene Atatürk’ün mezun olduğu askeri okul vs. Mykonos, Santorini gibi daha uzak adalara gidenler de var ama oraların biraz modası geçti. Ama Türkler ve Yunanlılar dışında insanların da gezegende yaşadığını hatırlamak ve daha sağlam bir gece hayatı için bu adalar tercih sebebi.

Önce Kuzey Yunanistan (Batı Trakya – Selanik – Kavala – Taşoz vs.) bölgesine gidenlere bir bakalım. Ne mi lazım? Araba (şirket aracı olmayacak, yoksa özel izin belgesi lazım), Schengen Vizesi, Uluslararası Ehliyet (birkaç saatte çıkıyormuş, 1 senelik süresi var, biraz kazık), bir miktar Euro, iyi araba kullanan ve yemeden – içmeden anlayan muhabbetör kankalar… Bu bölgeye gidenlerin bir kısmı oralarda takılırken; ada ve feribot takıntısı olanlar da Taşoz’a atıyorlar kendilerini. Ama Taşoz (Thassos) adasına pek de uğurlu geldiğimiz söylenemez. Ben bu yazıyı yazarken çok kötü bir orman yangını ile boğuşuyordu ada.

Kıyıya yakın adalara gidenler ise mesela 9 gün tatil varsa bir kısmını bizim Ege kıyılarında, bir kısmını da gidilen yerin tam karşısındaki komşu adasında geçiriyorlar. Ama günübirlikçileri de unutmamak lazım. Sabah feribotla git, akşam da paşa paşa dön memleketine. (Daha çok Midilli, Sakız ve Sisam için mantıklı).

Deniz konusunda yorumlar Türkiye’nin Ege sahillerinden çok da farklı olmadığı yönünde. Ama yeme-içme konusunda çeşit Cunda, Nevizade ya da Boğazdaki bir balık lokantasının yarısı bile olmasa da, gene de bir hayranlık söz konusu. Abi, kim gitse bu Yunanistan’a aynı muhabbet. Yok ahtapot şöyle lezzetli,  yok kalamar böyle ucuz, yok sübye (mürekkep balığı) bilmem ne kadar taze. Milletçe kafadan bacaklılar familyasına bayılıyoruz ya; herkes bayramda aileleri ile değil; onlarla bayramlaşmış adeta. Kolesteroller tavan haliyle. (100 gr Kalamar: 260 mg, 100 gr Ahtapot: 96 mg, bu durumda ahtapot tercihimiz oluyor…) Ama insanlar da haksız sayılmaz. Yıllarca don lastiği gibi, sabun tadında ve yanındaki taratorla adam edilmeye çalışan lezzetsiz kalamar tavaları; son derece abartılı fiyatlarla yiyen kitle bir anda dalıveriyor makul olanı görünce. Ahtapota gelince… Onun da son birkaç yıla kadar yalnızca salata versiyonunu görüyorduk. Turşu, dereotu, yeşil zeytin, bir tomar yağ, domates, kırmızı biber arasında; altın arar gibi aradığımız ahtapot bacağı parçaları… Marine olmuş diyeceğim ama herhalde içi geçmiş, ya da feleğini şaşırmış demek daha doğru olur. Neyse ki son dönemlerde ızgara ahtapot bacağı yaygınlaştı. E tabii hayvanda sekiz tane bacak var. Hal böyle olunca, her bir ahtapottan 8 ayrı porsiyon çıkıyor. Karlı iş anlayacağınız. 8 bacak deyince, geçenlerde bir gazetenin internet sayfasında okumuştum. Yunanistan’da bir vatandaş gidip çok nadir bulunan bir tür olan, 6 bacaklı bir ahtapot yakalamış. Nadir tür olunca korumak lazım haliyle. O da cumburlop mideye indirmiş; sonra da “hay Allah, bilseydik yemezdik ama tadı da gayet güzeldi” diye açıklamada bulunmuş. Yani iki millet birbirine benziyor diyorlar ya… İşte, bu vaka tam bir benzerlik örneği. Bizimkiler üstüne bir de şöyle bir şey yaparlardı: O altı bacağı bölüp sekiz bacak gibi müşteriye kakalamak mesela. Yapar mıyız? Yaparız vesselam!

Bu arada yurtiçinde olsun, yurtdışında olsun; herkes kendi yediği ahtapotun ne kadar güzel olduğunu anlatıyor. Güneşte mandalla ipe asılıp kurutulmuş ahtapot, sakızlı ahtapot, soya soslusu, sarımsaklısı, sirkelisi, İspanyol usülü tapalar (pulpo) bilhassa biberlisi, hatta çamaşır makinesinde yumuşatılanı… Abi, bu hayvan öyle lezzetli ki; aslında lezzetsiz şekilde sunmak ayrı bir maharet istiyor.

Ama eğer gidemiyorsanız komşuya ve benim gibi de gurme değil de gurmansanız; Türkiye’de neler yenebilir; biraz ona gireyim: Benim son zamanlardaki favorilerim belli… Eğer konu kafadan bacaklılarsa, “Sıcak Kalamar Dolması (kaşarlı değil, iç pilavlı olanı ve hafif acılı)” ama bulamıyorsanız ızgara baby kalamar veya ızgara kalamar (sarımsaklı). Eğer ot diyorsanız, “Deniz Fasulyesi (bol sarımsaklı)” o yoksa “Cibes Otu” (Deniz Börülcesi ve Kaya Koruğu artık demode), illa ki kabuklu diyorsanız “Vongole (Kum Midyesi)” favorim ve nar-sarımsak soslu istiridye (bakınız zehirlenme riski) veya Deniz Tarağı da plase. Ama kabuk deyince aklım başka kabuklulara gidiyor mesela Deniz Böceğine… İstakozdan daha az leziz ama fiyatı çok daha uygun. Tabii sosu da güzel olmalı. Sosunda sarımsak olsun diyeceğim, isyan edeceksiniz adama bak amma sarımsak sosu dayıyor her bir şeye diye. Balık denince de levreğin; çupranın yüzüne dahi bakmam. Top-5 belli. Sırasıyla: 1) Mercan 2) Minekop 3) Sinarit 4) Eşkina 5) Sivriburun Karagöz. Hepsi de en irisinden olmalı (aslında adet başına 800 – 1000 gr. arası) ve de ızgara olarak pişirilmeli.

Yazıya devam edemeyeceğim. Fena halde acıktım. Kusura bakmayın…

16 Ağustos 2013 Cuma

TÜRKLERİN TARİHİ – GEMİLER ÜZERİNDEN


TÜRKLERİN TARİHİ – GEMİLER ÜZERİNDEN

Eğer Türkleri ve tarihimizi analiz etmek isterseniz, bizim gemilerle olan ilişkimize bakmanız kafidir. Malum, atalarımız Orta Asya’dan kalkıp geldiler. Deniz meniz hak getire… Öyle ki, bizim denizle tanışıklığımız 1.000 seneden daha kısa bir süre öncesine dayanır, bunun kayda değer kısmı da son 500 senedir. Denizle tanışınca da, haliyle gemiyle de tanışıyor insan. Ama bir tanışmışız, pir tanışmışız. Sonrasında neler olmuş neler:

1453: Fatih Sultan Mehmet donanmasının bir bölümünü karadan kızaklarla Haliç’e indirir ve bu şık hareket İstanbul’un fethinde önemli bir rol oynar. Şimdi aynı bölgede, bir başka savaş; rant savaşları devam etmektedir.

1462: Midilli’nin (Lésvos) fethi. Eşcinsel kadın şair Sappho'ya atfen, Lésvoslu anlamına gelen lezbiyen sözcüğü 1800'lü yıllardan itibaren kadın eşcinsel anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Barbaros Hayrettin Paşa, Midilli doğumludur.

1522: Rodos + 12 Ada + Bodrum’un fethi. Şaka yapmıyorum. Bodrum kalesi de bu savaş ile ele geçirildi. Adaların hepsi gitti, Bodrum malum bize kaldı. Zeki Müren’in ruhu şad olsun…

1538: Preveze Deniz Zaferi. Barbaros Hayrettin Paşa komutasındaki 122 gemiden oluşan donanma, haçlı donanmasını imha eder. Çok gurur duyduğumuz bir savaş olduğu için tarih kitaplarında ballandıra ballandıra anlatılır.

1554: Meşhur denizcimiz Mısır Kaptanı Pîrî Reis’in, burada detayına girmeyeceğim sebepler yüzünden (ama sorumluluğundaki ganimet yüklü bir gemimiz batmıştır) Sultan Süleyman’ın fermanı ile boynu vurularak idam edilmesi. Kendisi idam olurken yaşı 80’in üzerindeydi.

1565: Malta Kuşatması. Bakınız onlarca gemi ve bunca uğraşa rağmen fiyasko – Savaşın nedenlerinden biri: Kanuni'nin kızı Mihrimah Sultan'ın  107 yaşındaki sütannesinin de aralarında bulunduğu hacca gitmekte olan Osmanlı bandıralı bir kalyonun şövalyeler tarafından kaçırılıp Malta adasına götürülmesi.

1571: Kıbrıs’ın Fethi. Bu kuşatmaya da çok fazla gemimiz katılmıştır. Başta Serdar Ortaç, Mehmet Erbil olmak üzere birçok ünlü sima için herhalde kazanılan en önemli deniz zaferi budur.

1571: İnebahtı Deniz Savaşı. Bu sefer 250 gemilik Osmanlı donanması hezimete uğrar. Biz tarih kitaplarımızda buna pek yer vermeyiz ama batılılar da bunu ballandıra ballandıra anlatır. Don Kişot romanı ile dünyanın en büyük eserlerinden birine imza atan İspanyol yazar Cervantes, bu savaş sırasında elini kaybeder.

1645-1699: Girit’in Fethi. Gördüğünüz gibi 14 sene sürmüştür, çünkü ada peyderpey ele geçirilmiştir. Yani Girit kuşatması başlangıcında doğan bir çocuk, adanın fethi tamamlandığında liseye başlamıştır.

1700-1913: Bu dönemde denizlerdeki performansımıza fazla girmeyeyim, biraz acıklı film tadında. Ama bu filmden bir kare var ki; paylaşmadan olmaz. 1890: Donanmanın göz bebeği Ertuğrul Fırkateyni, Japonya’ya yaptığı iade-i ziyaret dönüşünde yakalandığı tayfunda kayalara çarpıp batar. Şehitler arasında merhum şair Can Yücel'in büyükdedesi Kaptan Âli Bey de vardı.

1914: İki Alman savaş gemisi 1. Dünya Savaşı sırasında düşmanlarından kaçarken Osmanlı İmparatorluğu’na sığınırlar. Biz de yufka yürekli bir millet olarak hemen Almanları bağrımıza basarız. Hatta gemileri alelacele satın alıp, onlara Türk isimleri (Yavuz ve Midilli) bile veririz. (Bu arada gemiye ismini veren Midilli adasını Yunanistan 1913'te ele geçirir.) Böylece nurtopu gibi 2 gemimiz olur. Haaa… “nurtopu” deyince aklıma top geldi… Akabinde de Rusya’nın Sivastapol ve Odessa limanlarını topa tutarız. İşte o iki gemi bizi 1. Dünya Savaşı’na sokar.

1915-16: Çanakkale Savaşı zaferle sonuçlanır. İngiliz ve Fransız donanmaları ile adeta amiral battı oyunu oynarız. Savaş bir destana dönüşür ve meşhur “Çanakkale geçilmez” sloganı dillere yerleşir. Ülkenin tüm eğitimli genç erkekleri de dahil olmak üzere bu savaşta 250.000 kişi şehit olur. Ya da aslında bir savaş kazanılır, ama bir jenerasyon kaybedilir. Düşmanın o zamanın şartlarına göre inanılmaz güçlü ve sayıca oldukça fazla gemilerine en büyük hasarı sadece mütevazı bir mayın gemisi (Nusret) verir. İşte o tek bir gemi, İstanbul’un kapılarını düşmana kapar.

1918: Savaşın diğer cephelerinde işler pek yolunda gitmez, Osmanlı İmparatorluğu mağlup olur. 2 sene önce geçemedikleri ve uğrunda her iki taraftan toplamda yarım milyon insanın can verdiği Çanakkale Boğazı’ndan düşman gemileri bu sefer ellerini kollarını sallaya sallaya geçip İstanbul’u işgal ederler. Hele hele toplarını Dolmabahçe Sarayı’na çevirdikleri günleri gösteren bazı resimler vardır ki, tam ibretlik. Karizmatik söylemler konusunda rakipsiz olan Atatürk bakar ki millet bu duruma kahroluyor, bu sefer o meşhur cümleyi sarf eder: “Geldikleri gibi giderler…”

1918: Mondros Ateşkes Mütarekesi: I.Dünya Savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan ateşkes belgesi. Limni adasının Mondros Limanı'nda demirli İngiliz Agamemnon zırhlısında yani bir gemide imzalanmıştır.

1919: Tabii geldikleri gibi gitmeleri için birilerinin düşmanı yollaması şarttır. Atatürk bunun üzerine harekete geçer ve Bandırma Feribotuna atlayıp, bol adrenalinli bir yolculuk sonrası Samsun’da karaya çıkar ve milli mücadeleyi de böylece başlatmış olur.

1922: İzmir’in kurtuluşu sonucunda, düşman (bu kelimeyi sevmiyorum, rakip desem de komik kaçıyor) İngiliz gemilerine binerek kenti terk eder.

1922: Son Osmanlı Padişahı VI. Mehmed Vahdettin büyük büyük dedelerinin kızaklarla indirdikleri gemilerle aldıkları İstanbul'u gene bir gemiyle terk eder. Hem de onu götüren HMS Malaya isimli gemi; ülkesini işgal etmiş ve yıldır savaşta olduğu İngiltere’nin bir gemisidir ve gene atalarının kuşatıp da alamadığı Malta adasına götürür onu.

1923: Milli mücadele zaferle sonuçlanır; İstanbul artış işgal atında değildir ve düşman donanması şehri terk eder. Düşmanlar gerçekten de Atatürk’ün dediği gibi “Geldikleri gibi” gitmişlerdir. Artık sarayın önünde demirli ve topları üzerine çevrilmiş gemiler yoktur ve tabii sarayda bir padişah da.

1974: Yaklaşık 400 sene sonra gene Kıbrıs. Kıbrıs Barış Harekatı sırasında, yanlış istihbarat ve koordinasyon eksikliği sonucu savaş uçaklarımız, kendi savaş gemimizi (TCG Kocatepe) bombalayıp batırır. Bu arada Makarios, bu sefer gemi ile değil ama  bir İngiliz helikopteriyle bilin bakalım nereye, evet doğru Malta adasına götürüldü.
1996: Kardak Krizi. Türkiye’nin yüzölçümü 783.562 km²; Yunanistan’ınki 131,957 km². Yani Yunanistan’ın 6 katı. Öte yandan Yunanistan’ın Ege Denizi’nde 6.000 adasına karşılık Türkiye’nin ise sadece 400 adası var. Ne Türkiye’nin toprağa ihtiyacı var; ne de Yunanistan’ın adaya… Gelin görün ki NATO üyesi 2 komşu 40.000 m2lik alanı olan iki tane adacık için savaşa giriyorlardı.

2010: 1938 yılında satın alınan ve Atatürk’ün yaşamının son dönemlerinin bir kısmını da geçirdiği Savarona yatı bir özel şirket tarafından işletilmektedir. Ve derken fuhuş skandalı patlar. Meğerse 18 yaşından küçük “yabancı uyruklu” kadınlar bu manevi değeri büyük yatta, varlıklı erkeklere servis ediliyormuş…

Tabii daha bir dolu gemi maceramız var. Sonuçta Nuh’un Gemisi bile bu topraklarda vukuu bulmuş. Konunun hassasiyeti nedeniyle bir kısmını bilinçli olarak yukarıdaki listeye dahil etmedim. Gene de ilginç olaylarla bezediğim bu seçki umarım hoşunuza gitmiştir.

5 Temmuz 2013 Cuma

Diren FEMEN, geliyoruz hemen...

Diren FEMEN, geliyoruz hemen
Sevgili FEMEN’li yengeler… Bir kez daha İstanbul’a hoşgeldiniz. Tabii ki gene polisler saçınızdan, başınızdan çekip sürüklediler sizi. Ama en azından biber gazı, tazyikli su veya cop yemediniz. Hem bu sefer yazın geldiniz, üstünüz açıkken üşümezsiniz. Yalnız benim sizi düşünen biri olarak, Türkiye ve erkeklerimiz ile ilgili bazı uyarılarım olacak:
Öncelikle sizi Türk erkekleri ile ilgili uyarmak istiyorum… Bir kere bizim erkeklerimiz Doğu Avrupa veya Eski Sovyet ülkelerinden gelen her hemcinsinizi hayat kadını sanacak kadar dar kafalı ve önyargılıdır.
Bizimkiler misafirperverliğin dozunu bir türlü ayarlayamazlar. O meşhur Taksim meydanı var ya… Siz hele orada hasbelkader bir yılbaşı kutlamaya kalkın! Biraz da saç renginiz açıksa, eyvah… Pandik, mandik, her şekilde durumlar dandik yani… Ama öte yandan da ilginç bir tecrübe. Zira bu kadar sapığı bir daha nerede bir arada göreceksiniz? Haaa… yılbaşı orada üstsüz eylem mi yapacaksınız? Hayatta başarılar dilerim… Kendinizi sapıklardan kurtarmak için polislere atsanız, onlar da zaten sizi pek tutmuyorlar.
Herkes öyle doğrudan dalmıyor tabi. Daha sinsi çakallar da var. Eğer bir takım esmer erkekler yanaşıp da “davanızı destekliyoruz, göğüs göğüse biz de sizinle çarpışmak istiyoruz” derlerse sakın kanmayın, bu sözlerde direkt kötü niyet arayın. Gezi Parkı olaylarını desteklemek için mi geldiniz? Biri çıkıp “Gel abla ben seni Gezi’ye götüreyim” derse, aynı şekilde. Türkçe sakat dildir. Adam yarın mahkemede “Ben de zaten ona seni “götüreyim” demiştim” diye ifade verir.
Protesto sırasında yere mi düştünüz? Biri çıkıp sizi kaldırmak için elini mi uzattı? Amman dedim! Mümkün olduğu ölçüde kendi imkanlarınızla kalkmaya çalışın yerden. Bir bakmışsınız bir türkü yazılmış sizin için, sözleri şöyle: “Adı FEMENdir, mekan çimendir, düşen kalkmıyor, acep nedendir?” Sonuçta bu ülkeye gelen yabancı turist kadınların başına neler gelmiyor ki… Gasp, sarkıntılık, sözle – elle – her bir şeyle taciz, tecavüz, fuhuşa zorlama ve de ne yazık ki cinayet. “Her ülkede oluyor böyle şeyler” denebilir. Doğru da… Ama bizdeki istatistikler de fena değil hani.
Tüm bunlar bir yana, eylemlerinizi takdirle izleyen biri olarak, eleştirmek istediğim bazı noktalar da yok değil… Mesela bugünkü eyleminizde "Erdoğan İstanbul'dan çık, Kabil'e git" pankartıyla Başbakanımızı üstsüz protesto etmişsiniz. Yahu bizimkilerin canı çıkıyor burada kadınlar örtünsün diye, siz tam tersini yapıyorsunuz. Bir de “Kabil’e git” yerine daha iyi seçimler olabilirdi. Mesela “Gazze’ye git”, “Mısır’a git”, “Şam’a git”, “Davos’a gitme” denilebilirdi. Üstelik vücudunuza “Diktatör” yazmışsınız. Yiyorsa, Mısır’a gidip darbeyi protesto edin çıplak vücudunuza “Darbeci” yazıp…
Sonra niye Türkiye’ye gelip göğüslerinizi açıp bizim politikacılarımızı protesto ediyorsunuz ki? Şimdi buradan Türk erkekleri uçağa atlayıp sizin ülkenize gitseler; orada – çok affedersiniz – külotlarını indirip bağırıp çağırsalar (bu arada mutlaka bu tarife uyan kişiler olmuştur) hoş karşılanır mı? Biraz empati lütfen.
Bu arada dik durun, eğilmeyin. Bu ülkede eğilmek de sakat…

1 Temmuz 2013 Pazartesi

TÜRKLER VE TUVALET: 1) TAHARET MUSLUĞU


TÜRKLER VE TUVALET: 1) TAHARET MUSLUĞU

Türkler ile tuvalet arasındaki ilişki, açıkçası tariflenmesi oldukça zor bir ilişkidir. Bu sebeple bir blog köşeciğine sıkışmış amatör birkaç satırın çok daha ötesinde, geniş çaplı sosyolojik araştırmaları hak etmektedir. Gene de ben elimden geldiğince bazı ilginç başlıkları kapsamaya çalışacağım. İlk olarak en can alıcı başlık olan “Taharet Musluğu (Borusu)” konusunu seçtim…

TAHARET MUSLUĞU (BORUSU)

Bugün bana “Türklerin uygarlığa en büyük hediyesi nedir?” ne diye sorulsa, hiç düşünmeden vereceğim yanıt “Taharet Musluğu” olur. Bununla birlikte akabinde de insan “Len, neden sadece biz kullanıyoruz, bu gavurlar bizden daha zeki değil mi yahu?” diye de şüpheye düşmektedir. Ayrıca bu sözde Türk buluşunun, neden milli helamız alaturkada değil de; ecnebi icadı alafranga tuvaletlerde kullanıldığı da bu şüpheyi destekler niteliktedir. Bu da yetmiyormuş gibi taharet, aslında Arap dilinde olan bir kelimedir. Ama boşverin, en azından bu b.ktan konuda en süper buluş bizden çıkmış olsun; hatta adı “maharet musluğu veya marifet musluğu” olsaymış keşke.

Zaten “Bir Türk yurtdışına çıktığında en çok nelerden muzdarip olur?”  diye sorsak; 1) Domuz eti satmayan bir restoran bulamamak ve hayatında ilk kez McDonalds görüyor gibi içine dalmak; 2) Yaptığı tuhaf esprilere sadece kendi kendine gülmek zorunda kalmak; üstelik kötü İngilizcesi ile de çeviri yapmaya kalkmak ve de tabii ki 3) Taharet musluğu yok diye büyük abdestini ezele kadar ötelemek yanıtlarını verebiliriz.

Gizli etkileri de vardır bu mekanizmanın… Mesela, o şırıl şırıl sesiyle, büyük tuvaletini yapmaya giden bir insanı; bir anda hiç hesapta olmasa bile çişini yapmaya da teşvik eder. Ancak tüm faydalarına rağmen, kullanım sırasında özellikle şu konularda dikkatli olunmalıdır:

·         Tazyik ayarı: Çok cılız olursa faydasız kalır; öte yandan çok şiddetli olursa da sıçrama, can yakma ve vücuda zarar verme vs. riskleri taşır... Ayrıca tam “su gelmiyor derken” aniden infilak edercesine fışkıran su nedeniyle rezil rüsva olma durumları… Ayrıca suyun tazyiği az olduğu durumlarda borunun ucuna doğru yaklaşmak vahim bir hatadır. Kolonoskopi dediğiniz böyle yapılmıyor. Benden uyarması…

·         Borunun eğimi: Benzer bir şekilde aşağı eğilimli olursa faydasız; yukarı doğru olursa etrafı batırma riski vs… Bazı boruların da yukarı – aşağı eğim dışında sola / sağa çekme durumları vardır. Bazı tuvaletlerde nedense ilk başta eksik olup; sonradan harici şekilde yaptırılıp; klozet kapağının altından geçmektedir. Bu da yamuk yumuk bir çözümdür. Dünyanın en kötü metalleri bu nesnenin yapımında kullanılmaktadır. İşte böyle durumlarda tesisatçılık oynamanın hiç mi hiç alemi yok; hele hele umumi tuvaletlerde…

·         Borunun boyu: Aşırı kısa, aşırı uzun. Yukarıdakilere benzer sebeplerle, her iki durumda da aman dikkat!

·         Suyun ısısı: Özellikle kışın çok soğuk su nedeniyle pek de hoş olmayan bir his oluşabilir. “Bi tarafımız dondu abi” diye boşuna dememiş millet.

Yukarıda da saydığım sebeplerden ötürü hemoroidi olanlar, yakın zamanda bol acılı gıdalar veya hurma tüketmiş kişiler, maçoluk kompleksine sahip kişiler ve yurtdışında doğup; uzun süreler de oralarda kalmış Türkler, bu musluğu kullanmadan önce mutlaka bir uzman hekime danışmalıdırlar. Ayrıca bazı kişilerde alışkanlık yaptığı saptanmıştır. (Haydaaaa…)

Ne kadar hijyen olduğu yıllardır tartışılır, durur… Ama muadilleri çok mu sağlıklı diye de düşünmek gerekir.

Bu arada meraklısına not: Arap ülkelerinde bunun duş aparatlısı mevcut. Bence bizimkisi daha pratik ve hijyen. Bir de artık yurtdışında da taharet musluklu klozet sistemleri üretilmeye başlandı. Çinliler, ısı – tazyik vs. ayarlı sistemler yaptılar. Bu adamlardan korkulur…

25 Haziran 2013 Salı

BAŞBAKAN YILDIRIM DEMİRÖREN OLSUN...

BAŞBAKAN YILDIRIM DEMİRÖREN OLSUN...

Son dönemde azımsanmayacak sayıda insandan oluşan bir kitle, başbakanın istifasını istiyor. Bu süreçte benim dikkatimi en çok çeken nokta şu oldu: Tamam, istifa etsin deniyor ama bu gerçekleşirse yerine kim gelecek kimseden bir ses çıkmıyor… Son 1 aydır düşündüm, taşındım ve sonunda o kişiyi buldum. Kim mi? Tabii ki Sn. Yıldırım Demirören. Duayen sanayici, büyük spor adamı, becerikli golfçü, uluslararası arenada tanınmış karizmatik bir kişilik… Sempatik tavırları, aklı başında konuşmaları, çözüm yaratmadaki becerileri ile sadece kendi kulübü olan Beşiktaş’a gönülverenlerin değil; Türkiye’de taraflı tarafsız herkesin sevgi ve saygısını kazanmış böylesine bir şahsiyet varken; neden bu bir çözüm olmasın?

Siz hayatınızda böylesine tutarlı ve güzel bir CV gördünüz mü? Önce Beşiktaş Kulübünde yöneticilik yapıyor; daha sonra Başkanlığa yükseliyor. Girdiği tüm seçimleri kazanıp; 8 sene bu şanlı görevi yürütüyor. Beşiktaş’taki inanılmaz başarıları sayesinde Kulüpler Birliği Başkanlığına getiriliyor. Ama Türk Futbolu şike depremi ile sarsılıyor… Daha uzun yıllar Beşiktaş’a hizmet vermek istiyor olsa da; elinden gelen bir şey yok; Türk Futbolunu kurtarmak çok daha ulvi bir görev olduğu için fedakarlık yapıp Federasyon Başkanı oluyor… Aslında belki de böyle bir kariyer yolunda kendisine yakışan Gençlik ve Spordan Sorumlu Devlet Bakanlığı rolüdür. Ama öte yandan da, benzersiz beceri ve deneyimlerinden neden tüm dünya faydalanmasın diye düşününce; FIFA veya UEFA Başkanlığı da yakışırdı Sn. Demirören’e diye sizler de düşünmüyor musunuz? Gene de madem ülkenin sadece futbol – spor değil; her anlamda yeni bir lider ve kurtarıcıya ihtiyacı var; o zaman görev gene Sn. Demirören’i çağırıyor demektir…

Şimdi diyebilirsiniz ki; Beşiktaş’a tarihi boyunca sportif – mali – sosyal - itibari anlamda en büyük darbeleri yaşatmış; canım kulübü mahvetmiş olan Yıldırım Demirören değil de kim? Finansal Kriterler karşılanmadı diye geçen sezon Avrupa Kupalarından men edilme cezası; 110 yıllık kulübün şike sebebiyle de gelecek sezon gene men edilme cezası kimin başkanlık dönemi ile ilgili? Milli takımlar düzeyinde A Milli Futbol Takımımızın son 20 seneni en kötü performansını gösteriyor olmasının baş sorumlusu kimdir? Ama eğer muhteşem derecede “başarılı”  bir insan olmasaydı, hiç böyle bir kariyeri olur muydu? Şimdi oturduğu koltukta halen kalır mıydı? Demek ki bazı insanların göremediği inanılmaz bir şeyler katıyor girdiği her camiaya… O yüzden kimbilir ülkemizi de taaa nerelere taşır.

Neyse, bu kadar geyik yeter. Benim Yıldırım Demirören ile ilgili 3 tane kritik soru var. Artık kim yanıtlarsa:

1)      Eğer Yıldırım Demirören’den habersiz bir şekilde Serdar Adalı ve Tayfur Havutçu bu yanlış davranışlara girdilerse, nasıl sağ kolu ve teknik direktör; o hiç fark etmeden arkasından böylesine büyük bir dümen çevirebilirler? Koskoca başkan nasıl bu olup bitenleri bilmez?

2)      Eğer Yıldırım Demirören tüm bu olanlardan haberdar ise, buna nasıl onay ve imkan vererek Beşiktaşlılık duruşundan sürekli bahsedip; bu duruşa ihanet eder?

3)      Böyle bir ortamda, kim gidip de daha kendi kulübünü kontrol edemeyen bir kişiye Türk Futboluna bilhassa böylesine hassas bir dönemeçte emanet eder?

Peki bundan sonra ne olmalı dersek… Her halukarda kendi ve tüm eş-dost-tayfası için Kulüpten sonsuza ihraç; kendisine olan tüm borçların silinmesi, hatta Kulübü uğrattığı zararların kendisinden tazminat olarak alınması; yargılanarak kanun önünde hesap vermesi; Futbol Federasyonluğu başkanlığından ayrılması; tüm Beşiktaş ve Türk spor dünyasından özür dilemesi; bir daha da Beşiktaş ve Türk Spor Camiasında hiçbir şekilde görev almaması; Beşiktaş kelimesini telaffuz etmesinin ve Beşiktaş ilçesi içerisinde yer alan herhangi bir yere gitmesinin yasaklanması ve daha bir dolu yaptırım ve ceza uygulanması…

Sen Beşiktaş’ın başına gelmiş, en kötü; ama en kötü şeysin…

 

19 Haziran 2013 Çarşamba

MENÜLER = TÜRKİYE'NİN 1 NUMARALI MİZAH DERGİLERİ...

MENÜLER - TÜRKİYE'NİN 1 NUMARALI MİZAH DERGİLERİ...
 
Benim hastalığımdır... Ne zaman dışarıda yemek yesem, menüyü dikkatle incelerim. Neredeyse her iki menüden birinde tuhaf, komik birşeylerle karşılaşırım. Ama şu ana kadar o kadar azının fotoğrafını çektim ki... Neyse dayanamadım; bazılarını yorumlarım ile birlikte paylaşıyorum. Okuyunca - bakınca sizin de ağzınız açık kalacak...

Önce yukarıdaki kebapçımızın, seçkin Türk Kebap Kültürüne ek olarak, popüler İtalyan mutfağına olan saygısına dikkat çekerek başlayayım. İtalyan mutfağı biraz sınırlı. Sadece 2 yemek mevcut. Bunlardan biri Hamburger (muhtemelen Napoli usulüdür); diğeri de "Patates Cips"(dikkatinizi çekerim, patates kızartma dahi değil, sadece cips...)

İkinci örneğimizde ise restoranımız, müşterilerine eşi benzeri görülmemiş bir kıyak geçerek büyük porsiyonları küçüklere göre daha ucuza veriyor. Arkasında yatan ticari mantık anlaşılmamakla birlikte, "vardır bi bildikleri..." diyorum :-)
Gelelim üçüncü örneğe... Bu sefer bir tatlı menüsü ile karşı karşıyayız. Arkadaşlar "Tatlılarda Kaymak Farkı" diye ayrıca yazarak, olaya noktayı koymuşlar... Helal olsun! Tabii bir de "Ballı Kaymaklı Muz" tatlısı mevcut menüde ve bu durumda içimden sadece "Ballı Muz" siparişi verip; fiyattan kaymak farkının düşülmesi geliyor okudukça... Öte yandan meyvenin ise -çok affedersiniz- boku çıkmış durumda. Genelde tek kalem olarak geçen meyvenin burada 3 farklı türü olması ilginç. Hadi meyve salatasını anladık... Mevsim Meyveleri ve Karışık Meyve ne Allahaşkına?
Aha işte bir tane de Türkçe - İngilizce sentez örneği... "Arnavut Liver" diye yazılmış Arnavut Ciğeri. Aslında "Albanian Liver" diye yazsalar, çok daha fazla dalga geçiliyor olacaktı ama madem böyle bir durum var, ne kasıyorsun sevgili kardeşim. Kısaca "Liver" yaz gitsin... Turist ne anlayacak "Arnavut"tan?
Sırada bir kelime hatası ve de mantık hatası var. Önce şu "Çukulatalı" olayından başlayalım. Yahu benim ufaklık bile 3 yaşındayken öğrenmişti doğru telaffuz etmeyi. Ama neyse, sık yapılan bir hatadır bu... Ama gençler, "Ilık Dondurmalı İrmik Helvası" ne demek şimdi? Hayatımda "ılık" dondurmayı ilk kez bu menüde gördüm; bir daha da başka yerde görmem herhalde :-)
Yukarıki menüde resmen ayrımcılık yapıyor. Pahalı olan markaların yanına "Kalite" ve "Quality" diye eklenmiş. Diğerleri kalitesiz yani... Haaa... Bir de "lux" var (İngilizcesi lux, ama Türkçesi de lux diye yazılmış. Bizde "lüks" diye yazım şekli yok ya!) Ben lux ile quality'nin farkını çözemedim; mutlaka vardır bir fark. "Rom'un İngilizcesi Rum diye yazılır." vb. daha birçok şey söylenebilir bu sayfa ile ilgili. Helal olsun hazırlayana diyorum...
 

Aynı menünün bir başka sayfasındayız. "Komple Söğüş"teki komple kelimesi beni resmen kopardı. Sandviç için "sandaviç" yazılmış olması ilginç. San da viç, ben de viç, o da viç, anlayacağınız :-) Ama herhalde en bombası Su Böreğinin ingilizcesi için "a kind of borek" yazılmış olması. "Bi çeşit börek işte... Kasmayın fazla" mesajını veriyor turistlere :-) Daha 2-3 tane daha bomba var bu sayfada ama onları da siz tespit edin bakayım...
 

Ve sıra geldi İtalyanlara peynir ismi nasıl yazılırmış öğretmeye. Kırk yıllık Parmesan, olmuş "Permazan". İyi gene Permatik Traş Bıçağı yazmamışlar... Şükür!
 

Ve final muhteşem olsun istedim. Ama nereden başlasam bilemedim. Neyse hepsini değil de en matraklarını yazayım bari: 1) "Nescoffe" nedir Allahaşına? 2) Espressonun daha da hızlısına mı deniyor "expresso"? 3) Sahlep = Milky Drinks!!! (sütlü bişeyler işte, hahaha...)
İleride daha da fotoğraf çekersem ayrıca paylaşacağım. Afiyet olsun :-)

13 Haziran 2013 Perşembe

Türk Hava Yolları Jüpitere Uçmaya Başlıyor…!


Türk Hava Yolları Jüpitere Uçmaya Başlıyor…!
 
Şu anda dünyada en fazla ülkeye uçan havayolu olan THY, artık bu gezegendeki misyonunu tamamladığına kanaat getirip Jüpiter’e seferlere başlayacağını duyurdu. Seferlerin şu an itibariyle tek yön yani sadece gidiş olduğunun ortaya çıkması üzerine ise alelacele web sayfasında Jüpiter-İstanbul seferlerini de eklendiği gözden kaçmayan THY, duyurusunda kamuoyuna şöyle seslendi:
“Bugün Türk havacılık tarihinin belki de en özel, en müstesna gününü yaşıyoruz. Farklı medeniyetler ile ülkemiz arasında ekonomik, kültürel ve kozmik köprüler kurmayı kendine vazife edinmiş olan şirketimiz, Jüpiter’e başlayacağı seferler ile bu misyona yeni bir boyut getirmiştir. Dost ve kardeş Jüpiter halkı ile daha yakın ilişkilerin kurulması adına atılan bu adım, kuşkusuz tüm dünyaya ve güneş sistemine örnek teşkil edecektir”.

Öte yandan, yapılacak yatırımın karlılığı ile ilgili getirilen eleştirilere yanıt veren THY Yönetimi “Henüz üzerinde canlı olup olmadığını bilmesek de; giden tüm yolcuların, elleri mahkum bizimle döneceklerinin garanti olacağı düşünüldüğünde, ortaklığımız için son derece akıllı bir yatırım olacağı su götürmez bir gerçektir.” ifadesi ile bu stratejisini savundu.

 “Aslında Satürn’e uçacaktık, ama etrafındaki halkalar tadımızı kaçırdı”

Çok konuşulan bir başka konu da uzayda ilk uçuş noktası olarak neden Jüpiter’in seçildiği. Basın sözcüsü, bu sorunun tekrar gündeme getirilmesi üzerine; Mars’ın artık iyice dejenere olan bir Hollywood objesi haline geldiğini, Venüs’ün fazla büyük bir gezegen olduğunu ve Plüton’un da artık gezegen bile sayılmadığını belirtti. Bununla birlikte önceleri Satürn üzerine yoğunlaştıklarını da itiraf eden sözcü, gezegenin etrafındaki halkaların buna şimdilik engel olduğunu ancak halen daha uzun vadeli planlarında bunu da çözmek olduğunu paylaştı.

İlk etapta promosyon olarak bilet fiyatları 9.999.999 Euro olarak açıklandı. Muhabirimiz, güvenilir kaynaklara dayanarak ilk uçuş için kimlerin bilet aldığı bilgisine erişmiş durumda. Mustafa Topaloğlu, Nihat Doğan, bakanlar ve isimlerini gizleyen bazı astrologlar heyecanla bu seyahati bekliyorlar…
Son olarak uzaylılara vize uygulanıp uygulanmayacağını sorduğumuzda yetkililer “Onlarda zaten yeşil pasaport vardır, her şeyleri yeşil olduğuna göre…” diye esprili bir yanıt verip, konuya bir açıklama getirmekten kaçındılar.

“Işınlanma üzerine de çalışıyoruz”
Şirketteki diğer atılımlara da değinen yöneticiler, bu konuda basına çeşitli açıklamalarda bulundular. Geniş gövdeli – uzun menzilli uçaklarla filonun güçlendirilmeye devam edileceği – hatta Boeing firmasına içinde AVM de bulunan 12 adet yeni nesil uçak siparişi verildiği – bizimle paylaşılan bilgiler arasında. Ama tabii ki en heyecan verici gelişme, ışınlama üzerine yapılan çalışmalar. 3 senedir devam eden ve şu ana kadar 654 mühendisin elektrik çarpması sonucu yaşamını yitirdiği çalışmaların çok olumlu bir şekilde ilerlediği de, yapılan açıklamalar arasında en dikkat çekici olanlardan biriydi.

Hadi Len Haber Ajansı J adına Muhabir Cem Sezgin…