Merhaba, bu yazımda Beyaz
Türklerin son zamanlardaki yaz tatili eğilimlerini ele almaya çalışacağım.
Merak etmeyin. Şezlong kapmaca, açık büfeye ayı gibi dalmaca, denize işemece,
plajda cep telefonuyla höykürerek konuşmaca gibi örf ve adetlerimiz değil konumuz.
Daha ziyade Yunanistan’a olan Türk turist akınını inceleyeceğiz ve bir de
bakacağız ki konu yeme içme olmuş, bilhassa da ahtapotlar; kalamarlar... Bu yaz
tanıdığım her iki kişiden biri kapağı komşuya attı tatil için. Peki nedir bu
akının sebebi?
En başta “Yunanistan krizde,
fiyatlar çok ucuz” algısı çok yaygın. (2012 yılında büyüme performansı
açısından CIA Factbook’a göre 229 ülke/bölge arasında 218. sırada) Gerçi Euro
kurunun artık 2,2-2,3 değil; 2,5-2,6 bandında seyrettiğinin millet ne kadar farkında,
o da ayrı. Ama böyle bile olsa, 5 yıldızlı tatil köylerinde, mavi turlarda,
sosyetik beachlerde, şişirilmiş restoranlarda ezelden beri kazık yemekten bir
hal olunca insan; sonunda uyanıyor tabii.
Gidilen yerler belli: Sakız,
Midilli, Rodos, Taşoz, Kos (İstanköy) başta olmak üzere “yakın” adalar. Memleketteki
benzer kültürü soluduğunuz Gökçeada, Bozcaada, Cunda gibi mekanlar artık
sarmıyor. Böyle olunca da, Ege’nin en kuzeyinden en güneyine ülkemize yakın
olanlar başta olmak üzere Yunan adaları tercih ediliyor. Bir de kombinasyon
olayı var. Bodrum-Rodos/Kos, Çeşme-Sakız, Ayvalık-Midilli, diğerleri kadar
olmasa da Kuşadası-Sisam… Bir de kuzey Yunanistan’a kaçıp; gitmişken “hacı”
olanlar var. Selanik’te Atatürk’ün evi; her ne kadar Makedonya topraklarında da
olsa Selanik’ten sadece yarım saat uzaklıkta olan Manastır (Bitola) kentinde
gene Atatürk’ün mezun olduğu askeri okul vs. Mykonos, Santorini gibi daha uzak
adalara gidenler de var ama oraların biraz modası geçti. Ama Türkler ve
Yunanlılar dışında insanların da gezegende yaşadığını hatırlamak ve daha sağlam
bir gece hayatı için bu adalar tercih sebebi.
Önce Kuzey Yunanistan (Batı
Trakya – Selanik – Kavala – Taşoz vs.) bölgesine gidenlere bir bakalım. Ne mi
lazım? Araba (şirket aracı olmayacak, yoksa özel izin belgesi lazım), Schengen
Vizesi, Uluslararası Ehliyet (birkaç saatte çıkıyormuş, 1 senelik süresi var,
biraz kazık), bir miktar Euro, iyi araba kullanan ve yemeden – içmeden anlayan
muhabbetör kankalar… Bu bölgeye gidenlerin bir kısmı oralarda takılırken; ada
ve feribot takıntısı olanlar da Taşoz’a atıyorlar kendilerini. Ama Taşoz
(Thassos) adasına pek de uğurlu geldiğimiz söylenemez. Ben bu yazıyı yazarken
çok kötü bir orman yangını ile boğuşuyordu ada.
Kıyıya yakın adalara gidenler ise
mesela 9 gün tatil varsa bir kısmını bizim Ege kıyılarında, bir kısmını da
gidilen yerin tam karşısındaki komşu adasında geçiriyorlar. Ama
günübirlikçileri de unutmamak lazım. Sabah feribotla git, akşam da paşa paşa
dön memleketine. (Daha çok Midilli, Sakız ve Sisam için mantıklı).
Deniz konusunda yorumlar
Türkiye’nin Ege sahillerinden çok da farklı olmadığı yönünde. Ama yeme-içme
konusunda çeşit Cunda, Nevizade ya da Boğazdaki bir balık lokantasının yarısı
bile olmasa da, gene de bir hayranlık söz konusu. Abi, kim gitse bu
Yunanistan’a aynı muhabbet. Yok ahtapot şöyle lezzetli, yok kalamar böyle ucuz, yok sübye (mürekkep
balığı) bilmem ne kadar taze. Milletçe kafadan bacaklılar familyasına
bayılıyoruz ya; herkes bayramda aileleri ile değil; onlarla bayramlaşmış adeta.
Kolesteroller tavan haliyle. (100 gr Kalamar: 260 mg, 100 gr Ahtapot: 96
mg, bu durumda ahtapot tercihimiz oluyor…) Ama insanlar da haksız
sayılmaz. Yıllarca don lastiği gibi, sabun tadında ve yanındaki taratorla adam
edilmeye çalışan lezzetsiz kalamar tavaları; son derece abartılı fiyatlarla yiyen
kitle bir anda dalıveriyor makul olanı görünce. Ahtapota gelince… Onun da son
birkaç yıla kadar yalnızca salata versiyonunu görüyorduk. Turşu, dereotu, yeşil
zeytin, bir tomar yağ, domates, kırmızı biber arasında; altın arar gibi
aradığımız ahtapot bacağı parçaları… Marine olmuş diyeceğim ama herhalde içi
geçmiş, ya da feleğini şaşırmış demek daha doğru olur. Neyse ki son dönemlerde
ızgara ahtapot bacağı yaygınlaştı. E tabii hayvanda sekiz tane bacak var. Hal böyle
olunca, her bir ahtapottan 8 ayrı porsiyon çıkıyor. Karlı iş anlayacağınız. 8
bacak deyince, geçenlerde bir gazetenin internet sayfasında okumuştum.
Yunanistan’da bir vatandaş gidip çok nadir bulunan bir tür olan, 6 bacaklı bir
ahtapot yakalamış. Nadir tür olunca korumak lazım haliyle. O da cumburlop
mideye indirmiş; sonra da “hay Allah, bilseydik yemezdik ama tadı da gayet
güzeldi” diye açıklamada bulunmuş. Yani iki millet birbirine benziyor diyorlar
ya… İşte, bu vaka tam bir benzerlik örneği. Bizimkiler üstüne bir de şöyle bir
şey yaparlardı: O altı bacağı bölüp sekiz bacak gibi müşteriye kakalamak
mesela. Yapar mıyız? Yaparız vesselam!
Bu arada yurtiçinde olsun,
yurtdışında olsun; herkes kendi yediği ahtapotun ne kadar güzel olduğunu
anlatıyor. Güneşte mandalla ipe asılıp kurutulmuş ahtapot, sakızlı ahtapot,
soya soslusu, sarımsaklısı, sirkelisi, İspanyol usülü tapalar (pulpo) bilhassa
biberlisi, hatta çamaşır makinesinde yumuşatılanı… Abi, bu hayvan öyle lezzetli
ki; aslında lezzetsiz şekilde sunmak ayrı bir maharet istiyor.
Ama eğer gidemiyorsanız komşuya
ve benim gibi de gurme değil de gurmansanız; Türkiye’de neler yenebilir; biraz
ona gireyim: Benim son zamanlardaki favorilerim belli… Eğer konu kafadan
bacaklılarsa, “Sıcak Kalamar Dolması (kaşarlı değil, iç pilavlı olanı ve hafif
acılı)” ama bulamıyorsanız ızgara baby kalamar veya ızgara kalamar
(sarımsaklı). Eğer ot diyorsanız, “Deniz Fasulyesi (bol sarımsaklı)” o yoksa
“Cibes Otu” (Deniz Börülcesi ve Kaya Koruğu artık demode), illa ki kabuklu diyorsanız
“Vongole (Kum Midyesi)” favorim ve nar-sarımsak soslu istiridye (bakınız
zehirlenme riski) veya Deniz Tarağı da plase. Ama kabuk deyince aklım başka
kabuklulara gidiyor mesela Deniz Böceğine… İstakozdan daha az leziz ama fiyatı
çok daha uygun. Tabii sosu da güzel olmalı. Sosunda sarımsak olsun diyeceğim,
isyan edeceksiniz adama bak amma sarımsak sosu dayıyor her bir şeye diye. Balık
denince de levreğin; çupranın yüzüne dahi bakmam. Top-5 belli. Sırasıyla: 1)
Mercan 2) Minekop 3) Sinarit 4) Eşkina 5) Sivriburun Karagöz. Hepsi de en
irisinden olmalı (aslında adet başına 800 – 1000 gr. arası) ve de ızgara olarak
pişirilmeli.
Yazıya devam edemeyeceğim. Fena
halde acıktım. Kusura bakmayın…
Cem, sen acıktın biz ne yapacağız okuduktan sonra :)
YanıtlaSil